22 Mayıs 2013 Çarşamba

Aşağı, yukarı, aşağı

Gözlerimi kapayınca hep o aynı taş yokuştan aşağı iniyorum. Çıkması epey zor bu yokuşu, ama inmesi de her babayiğidin harcı değil yani... Hele hele yüksek topuklu hanımlar, patileri narin kediler, bastonuyla yürüdüğü yeri yoklayan yaşlıca beyefendiler illa ki takılır o taşlara. Benim tecrübem takılmak değil de, nerede duracağını bilememek daha ziyade. Misal; hızımı alamadığım bir gün kendimle beraber herkesi tepetaklak edeceğim diye ödüm kopmuştu. İşin kötüsü o hızın coşkusuyla uyarıları da duyamam etraftan!  Kendimden başkasını duymuyor kulaklarım hız sarhoşuyken. Hem zaten duysam n’olacak,  o an sadece ben varım, hayal var, düş var. Durduracak olanı gösterseler bir güzel paylarım.
Bazen de –ki bu gözlerim açıkken oluyor genelde- çıkmak istemem o yokuşu çıkmam gerektiğinde. Arkamdan biri ittirsin isterim. İkna etsin tepede güzel şeyler olduğuna, kuşların uçtuğuna, saksılardan taşan sarmaşıklara, pencereden sarkan tatlı âşıklara. Yorulmak için bir sebebim olsun, dizlerimin ağrısına değsin, biri beni görsün ve belki bir dahaki seferlerimi tekrar tekrar beklesin.O kadarcık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder